Their teeth were infected to such a degree that it is visible in their skeletons, although caries was seldom the cause. The molars (grinders) in their mouths were worn down almost to the gum, because they ate bread, porridge, and other products made from grain that had been threshed on the ground. Dust and sand thus were mixed in with the grain, which wears down the teeth. In the cemetery from Fjälkinge with 128 carefully examined Viking Age skeletons, people over age sixty had lost, on average, two-thirds of their teeth.
Vikingler Açık Denizde Nasıl Yön Buldu?
Travelers to Greenland would have been able to keep a course due west by observing the sky and sea currents. The instructions talk about visually observing the Faroes and, in good weather, Shetland, while other clues would let the sailors know that they were at the right distance from Iceland. Each kind of seabird flies only a certain distance from land, and whales like to stay in certain areas of the sea where they are able to find rich food supplies. By knowing the species of birds and whales and their idiosyncrasies, Viking Age sailors knew where they were, even when they could not see land. Additionally, cloud formations and even smell could tell experienced sailors where there was land beyond the horizon.
Gazilik
Gaziler, ortaçağ İslam tarihinde halen ne oldukları tam anlaşılamamış loncavari erkek teşekkülleri olgusunun bir tezahürü gibi görünüyor. Tıpkı kelime itibariyle serseriler manasına gelen ayyarun gibi (ki bazı ortaçağ Müslüman müellifince gaziyan/gaziler kelimesiyle eşanlamlı kullanıldığı oluyordu) gaziler de, müesses devletler zaviyesinden bakıldığında muhtemel baş belalarını temsil ediyordu ve devletler, bu toplumsal gücün sahip olduğu enerjiyi mevcut düzen dışındaki hedeflere yönlendirmekte ancak kısmen başarılı oluyordu. Gaziyan, uç bölgelerinde faal olan bu tür teşekküllerin kurumsal adı gibiydi (gerçi bu teşekkülün iç uyumunun ya da teşkilatlanma derecesinin ne olduğu tam olarak bilinmiyor), zira onlar darü’l-harb’e (kafir topraklarına) tertipledikleri akınları (gazv) ancak uç bölgelerinde gerçekleştirebiliyorlardı. Merkezi otoritelerin anlayışında bu uygulama, istenmeyen unsurları yerleşik hayatın doğal akışından uzak tutmanın bir yoluydu. Fakat zamanın din temelli dünya görüşü içerisinde bu akıncıların kendilerini dini bir dava için savaşan gaziler olarak görüp takdim etmeleri son derece doğaldır. Bu sebeple gaziler, gerek Barthold gerekse kendisinin yazdığı esere dayanan birçok müsteşrik nazarında, illa da din adına savaşma saiki etrafında toplanmış bir grubu değil, kendilerine askeri faaliyetleri üzerinden uç bölgelerinde bir niş ve meşruiyet yaratmaya çalışan ve toplumsal statü itibariyle yükselmek için de bir fırsat arayan, hareketleri daha ulvi bir dava çerçevesi içinde tasdik edilip anlamlı kılınacak toplumsal olarak dağınık bir unsuru teşkil eder.
Osmanlı Şamanizm Meselesi
Esasında “Şamanizm” sözcüğünün bu şekilde kullanılmasında ciddi bir sorun var. Evvela Lindner, İslam öncesi Türk inançlarından “geriye kaldığı” düşünülen her şeyi Şamanizm kategorisi altında toplayarak Köprülü ile daha önceki başka Türkologların yolunu takip eder. Fakat mukayeseli dinler tarihi çalışmalarının günümüzde Şamanizme çok daha özenli yaklaştığını ve özellikle de Lindner’in, konargöçerleri ele alma hususunda yerleşiklerin eğilimlerini göz ardı ettiğini düşündüğümüzde, ilk dönem Osmanlılarının sahip oldukları Sünni ortodoksiden uzak inançları ve teamülleri ciddiye almak daha uygun olabilir.
Bütün bunların dışında Wittek’i tenkit edenlerin öne sürdüğü iddialarda bariz bir tezat da bulunuyor. Eğer sonraki dönemlerde tarih yazan müellifler, Sünni bir bakış açısından hareketle devletin pagan kurucularının kusurlarını gizlemeye çalışan ideologlar olarak tanımlanacaksa, bu müelliflerin eserlerinde bu “gayri İslami” efsanelere yer vermesini nasıl açıklayacağız? Bu müelliflerden belki de en çok bilineni olan Aşıkpaşazade (takriben 1400-90) mesela, yalnızca böylesi vakaları kaydetmekle kalmaz, aynı zamanda onların sahiden gerçek olduğuna şahsen kefil olduğunu da söyler. Eğer ilk Osmanlıların yaptıkları, “pagan” özelliklerinden dolayı Aşıkpaşazade’nin İslam anlayışına zıt olsaydı, onları gizlemeyi ya da onlardan yalnızca anane olarak bahsetmeyi seçmez miydi? Aşıkpaşazade bilakis bu efsanelere şahsen inandığının altını çizer Peki o zaman bu durumda Aşıkpaşazade de mi şamanist oluyor, eserini kaleme aldığı on beşinci yüzyıl sonu İstanbul’unda?
Lindner’in Gaza Tezini Disslemesi
Lindner’in öne sürdüğüne göre, şayet ilk dönem Osmanlıları gaza ideolojisiyle harekete geçmiş savaşçılar olsaydı; Saflarına Bizanslıları katmaz, diğer Müslüman beyliklerle savaşmaz, Hristiyanları dine döndürmekten ya da onlara eza çektirmekten geri kalmaz, ılımlı bir siyaset gütmez ve uzlaşma ile karşılıklı uyumla ilgilenmez, heterodoks ve islam öncesi inanç motiflerine serbestlik tanımazlardı. Ayrıca Lindner’e göre eğer Osmanlılar gerçekten de hasmane hareket ediyor olsaydı, “Pakhymeres, Gregoras ve Kantakuzenos mertebesindeki” muasır Bizans tarih müellifleri bu dini husumeti, Osmanlıların insiyakındaki bir amil olarak kaydederdi.
Osmanlının Gazi Kumandanları ve Yeniçeriler
İbn Haldun’un veciz bir biçimde ortaya koyduğu, savaşçı aşiretlere liderlik eden emirlerin devlet kurucusuna dönüşmesi vaziyetiyle, yani, başarı kazanan siyasi girişimin önderleri, idari düzenekleri ve şaşaalı imparator siyasasını benimsedikçe savaşçı topluluğun mensupları arasındaki dayanışmanın zayıflaması sorunuyla karşı karşıya kaldı. Başka bir deyişle Al-i Osman, zuhur etmekte olan bir idari denetim ağının başındaki bir hanedana dönüştükçe, gazi kumandanlardan oluşan ve nispeten eşitlikçi olan topluluk, merkezdeki iktidar ile ona tabi beyler arasındaki hiyerarşik mesafenin giderek artmasına yol açıyordu. Bu madun beylerin bazıları da yeni rollerinden memnun değildi.
Yine de Osmanlılar, yalnızca 1377 civarında Gelibolu’yu yeniden ele geçirdikten sonra kendilerine meydan okuyan kesimleri safdışı ederek değil, Yeniçeri ordusu gibi hanedan ailesinin bir uzantısı olarak işlev görüp suni bir akrabalık vazeden bir müessese ihdas ederek de sorunun üstesinden gelmeye çalıştılar.
Osmanlı’nın Karesi’yi Tokatlaması
Karesi Beyliği, esasında hem konum itibariyle daha elverişli bir yerde bulunuyor, hem de askeri-stratejik açıdan daha mahir duruyordu. Bizans İmparatorluğu bünyesinde 1340’larda yaşanan hizip çekişmeleri, her iki emirliği de Trakya’da macera aramaya itti ve bu çerçevede, Osmanlılar Kantakuzenos’a, Karesi kuvvetleri de Kantakuzenos’un (Karesi beylerinden birinin kayınpederi olan Batatzes’in de aralarında bulunduğu) rakiplerine yardım etti. Mücadeleden Osmanlıların yardım ettiği Kantakuzenos hizbi galip ayrıldı ve Osmanlılar Karesi emirliğini istila ederek beyliğin tecrübeli gazilerini bünyelerine kattı.
Wittek’in Osmanlı Gaza Tezi
Wittek’in gaza tezini tenkit edenlerin temel meselesi, ilk dönem Osmanlılarının davranış tarzında güya İslam’a karşı heterodoks, Hristiyan komşularına karşıysa uzlaşmacı bir tavır varken, “Kutsal Savaş ideolojisi”nin altını kalın kalın çizen bir açıklama yolundan duydukları hoşnutsuzluktu. Onlara göre kuruluş devri Osmanlıları gaza ruhuyla hareket ediyor olamazdı, zira onlar ne iyi birer ortodoks Müslüman ne de kendilerinden olmayanı dışlayan bağnazlardı.
Fazla Yardımseverlik İyi mi Şovmenlik mi?
Pierre d’Ailly De Reformatione adlı kitabında kiliselerin, bayramların, azizlerin, kutsal günlerin sürekli artmasından şikayet eder. İmgelerin ve resimlerin çoğalmasına, ayinlerin uzun ve sıkıcı oluşuna, yeni yeni ilahilerin ve duaların icat edilmesine, ibadetlerin ve oruçların artışına karşı çıkar. Kısacası, onu kaygılandıran şey gereksiz bir çokluk belasıdır. D’Ailly çok fazla tarikatın zuhur ettiğini ve bunun da adetlerin çeşitlenmesine, dışlayıcılığa, rekabete, kibre ve gösterişe yol açtığını söylemektedir. Her yere manastırlar inşa ediliyordu, ama ortada yeterli mali kaynak yoktu. Pierre d’Ailly bütün bu uygulamalardaki kutsal ve dinsel yanı eleştirmiyor, sadece onların durmadan artmasından yakınıyor ve kilisenin bunca teferruat yükünün altında ezildiğini düşünüyordu.
Fazla tarikat ve yardım kuruluşu efektifliği düşürüyor, amaç hayırdan ziyade şova dönüşüyor. Artan bayramlar vs de dinin önemini azaltıyor, bayramların özelliği kalmıyor. Fazla tarikat da olası fazla heretik düşünce demek.
Davulun Ordu Disiplinine Katkısı
Alman paralı askerleri on beşinci yüzyılın sonlarına doğru Doğu kökenli davul adetini Batı ordularına soktu. Ahenksiz hipnotik etkisiyle davul bir bakıma şövalyelik çağından modern askerlik çağına geçişi simgelemektedir; ateşli silahlarla birlikte davul savaşın mekanikleşmesine katkıda bulunmuştur.
Davul, barutlu silahların Maurice von Oranje’ın aynı anda atış tekniğiyle gelişmesine ritmiyle destek verdi.