Gaziler, ortaçağ İslam tarihinde halen ne oldukları tam anlaşılamamış loncavari erkek teşekkülleri olgusunun bir tezahürü gibi görünüyor. Tıpkı kelime itibariyle serseriler manasına gelen ayyarun gibi (ki bazı ortaçağ Müslüman müellifince gaziyan/gaziler kelimesiyle eşanlamlı kullanıldığı oluyordu) gaziler de, müesses devletler zaviyesinden bakıldığında muhtemel baş belalarını temsil ediyordu ve devletler, bu toplumsal gücün sahip olduğu enerjiyi mevcut düzen dışındaki hedeflere yönlendirmekte ancak kısmen başarılı oluyordu. Gaziyan, uç bölgelerinde faal olan bu tür teşekküllerin kurumsal adı gibiydi (gerçi bu teşekkülün iç uyumunun ya da teşkilatlanma derecesinin ne olduğu tam olarak bilinmiyor), zira onlar darü’l-harb’e (kafir topraklarına) tertipledikleri akınları (gazv) ancak uç bölgelerinde gerçekleştirebiliyorlardı. Merkezi otoritelerin anlayışında bu uygulama, istenmeyen unsurları yerleşik hayatın doğal akışından uzak tutmanın bir yoluydu. Fakat zamanın din temelli dünya görüşü içerisinde bu akıncıların kendilerini dini bir dava için savaşan gaziler olarak görüp takdim etmeleri son derece doğaldır. Bu sebeple gaziler, gerek Barthold gerekse kendisinin yazdığı esere dayanan birçok müsteşrik nazarında, illa da din adına savaşma saiki etrafında toplanmış bir grubu değil, kendilerine askeri faaliyetleri üzerinden uç bölgelerinde bir niş ve meşruiyet yaratmaya çalışan ve toplumsal statü itibariyle yükselmek için de bir fırsat arayan, hareketleri daha ulvi bir dava çerçevesi içinde tasdik edilip anlamlı kılınacak toplumsal olarak dağınık bir unsuru teşkil eder.
Ottoman
Osmanlı Şamanizm Meselesi
Esasında “Şamanizm” sözcüğünün bu şekilde kullanılmasında ciddi bir sorun var. Evvela Lindner, İslam öncesi Türk inançlarından “geriye kaldığı” düşünülen her şeyi Şamanizm kategorisi altında toplayarak Köprülü ile daha önceki başka Türkologların yolunu takip eder. Fakat mukayeseli dinler tarihi çalışmalarının günümüzde Şamanizme çok daha özenli yaklaştığını ve özellikle de Lindner’in, konargöçerleri ele alma hususunda yerleşiklerin eğilimlerini göz ardı ettiğini düşündüğümüzde, ilk dönem Osmanlılarının sahip oldukları Sünni ortodoksiden uzak inançları ve teamülleri ciddiye almak daha uygun olabilir.
Bütün bunların dışında Wittek’i tenkit edenlerin öne sürdüğü iddialarda bariz bir tezat da bulunuyor. Eğer sonraki dönemlerde tarih yazan müellifler, Sünni bir bakış açısından hareketle devletin pagan kurucularının kusurlarını gizlemeye çalışan ideologlar olarak tanımlanacaksa, bu müelliflerin eserlerinde bu “gayri İslami” efsanelere yer vermesini nasıl açıklayacağız? Bu müelliflerden belki de en çok bilineni olan Aşıkpaşazade (takriben 1400-90) mesela, yalnızca böylesi vakaları kaydetmekle kalmaz, aynı zamanda onların sahiden gerçek olduğuna şahsen kefil olduğunu da söyler. Eğer ilk Osmanlıların yaptıkları, “pagan” özelliklerinden dolayı Aşıkpaşazade’nin İslam anlayışına zıt olsaydı, onları gizlemeyi ya da onlardan yalnızca anane olarak bahsetmeyi seçmez miydi? Aşıkpaşazade bilakis bu efsanelere şahsen inandığının altını çizer Peki o zaman bu durumda Aşıkpaşazade de mi şamanist oluyor, eserini kaleme aldığı on beşinci yüzyıl sonu İstanbul’unda?
Lindner’in Gaza Tezini Disslemesi
Lindner’in öne sürdüğüne göre, şayet ilk dönem Osmanlıları gaza ideolojisiyle harekete geçmiş savaşçılar olsaydı; Saflarına Bizanslıları katmaz, diğer Müslüman beyliklerle savaşmaz, Hristiyanları dine döndürmekten ya da onlara eza çektirmekten geri kalmaz, ılımlı bir siyaset gütmez ve uzlaşma ile karşılıklı uyumla ilgilenmez, heterodoks ve islam öncesi inanç motiflerine serbestlik tanımazlardı. Ayrıca Lindner’e göre eğer Osmanlılar gerçekten de hasmane hareket ediyor olsaydı, “Pakhymeres, Gregoras ve Kantakuzenos mertebesindeki” muasır Bizans tarih müellifleri bu dini husumeti, Osmanlıların insiyakındaki bir amil olarak kaydederdi.
Osmanlının Gazi Kumandanları ve Yeniçeriler
İbn Haldun’un veciz bir biçimde ortaya koyduğu, savaşçı aşiretlere liderlik eden emirlerin devlet kurucusuna dönüşmesi vaziyetiyle, yani, başarı kazanan siyasi girişimin önderleri, idari düzenekleri ve şaşaalı imparator siyasasını benimsedikçe savaşçı topluluğun mensupları arasındaki dayanışmanın zayıflaması sorunuyla karşı karşıya kaldı. Başka bir deyişle Al-i Osman, zuhur etmekte olan bir idari denetim ağının başındaki bir hanedana dönüştükçe, gazi kumandanlardan oluşan ve nispeten eşitlikçi olan topluluk, merkezdeki iktidar ile ona tabi beyler arasındaki hiyerarşik mesafenin giderek artmasına yol açıyordu. Bu madun beylerin bazıları da yeni rollerinden memnun değildi.
Yine de Osmanlılar, yalnızca 1377 civarında Gelibolu’yu yeniden ele geçirdikten sonra kendilerine meydan okuyan kesimleri safdışı ederek değil, Yeniçeri ordusu gibi hanedan ailesinin bir uzantısı olarak işlev görüp suni bir akrabalık vazeden bir müessese ihdas ederek de sorunun üstesinden gelmeye çalıştılar.
Osmanlı’nın Karesi’yi Tokatlaması
Karesi Beyliği, esasında hem konum itibariyle daha elverişli bir yerde bulunuyor, hem de askeri-stratejik açıdan daha mahir duruyordu. Bizans İmparatorluğu bünyesinde 1340’larda yaşanan hizip çekişmeleri, her iki emirliği de Trakya’da macera aramaya itti ve bu çerçevede, Osmanlılar Kantakuzenos’a, Karesi kuvvetleri de Kantakuzenos’un (Karesi beylerinden birinin kayınpederi olan Batatzes’in de aralarında bulunduğu) rakiplerine yardım etti. Mücadeleden Osmanlıların yardım ettiği Kantakuzenos hizbi galip ayrıldı ve Osmanlılar Karesi emirliğini istila ederek beyliğin tecrübeli gazilerini bünyelerine kattı.
Wittek’in Osmanlı Gaza Tezi
Wittek’in gaza tezini tenkit edenlerin temel meselesi, ilk dönem Osmanlılarının davranış tarzında güya İslam’a karşı heterodoks, Hristiyan komşularına karşıysa uzlaşmacı bir tavır varken, “Kutsal Savaş ideolojisi”nin altını kalın kalın çizen bir açıklama yolundan duydukları hoşnutsuzluktu. Onlara göre kuruluş devri Osmanlıları gaza ruhuyla hareket ediyor olamazdı, zira onlar ne iyi birer ortodoks Müslüman ne de kendilerinden olmayanı dışlayan bağnazlardı.
Osmanlı Nasıl Düzenli Orduya Sahip Oldu?
Piyade, topçu ve süvariyi içeren daimi ordular onbeşinci yüzyıl gibi erken bir tarihte Doğu Avrupa’da biliniyordu. Ama John Hunyadi, Matthias Corvinus ve Fatih Sultan Mehmet zamanında bu tür güçler, sadece düşmanın sınır topraklarını yağmalamanın sonu gelmez süreciyle ayakta tutulabilirdi. Şu ana dek, yağma temelli askeri sistemi mantıksal bir kusursuzluğa yükselten Osmanlıların bile, bu tür bir sistemin gerektirdiği belirsiz coğrafi genişlemeyi ayakta tutamadığını gördük.
Osmanlı duraklama devrine kadar rahatça yağma yapabildiği için daimi orduyu ayakta tutabilmişti.
Bu nedenle, on yedinci yüzyılda Doğu Avrupa’da yeni olan profesyonel daimi ordunun ne fikri ne de gerçekliğiydi; yeni olan bu tür güçlerin ayakta tutulma tarzıydı. Vergiler esas ikmal kaynağı olarak yağmanın yerini aldı.
Osmanlının Yenileşememesi
Askeri ya da herhangi bir diğer etkili reform, yenilik anlamına geliyordu. Çıkar çevreleri düzenli olarak bu tür hareketlere, imparatorun büyüklüğünü korumak için gerekli olanın yenilikler değil eski örneklere içten bir sadakat olduğunu açıklayarak karşı çıktı; özellikle Yeniçeri gelenekleri ve ayrıcalıkları çiğnenmemeliydi ve Osmanlı ordularının geleneksel donanımı ve savaş düzeni değiştirilmemeliydi.
Başarılı bir davranış modeli olarak geçmiş bu kadar ikna edici olmasaydı, Rusya’da Korkunç Ivan ve daha sonra Büyük Petro tarafından gerçekleştirilen türden bir özdönüşüm çok daha kolay olurdu. Büyük imparatorluk geçmişine sahip olmayan Ruslar, kendilerine yabancıları model olarak alabildi; Osmanlılar Osmanlı idealine ve özkavramsallaştırmasına sadık olduğu sürece hiçbir zaman bunu yapamadı.
Celali İsyanlarının Sebeplerinden Biri
Kent ve kırsal kesim arasındaki uçurum muazzam bir biçimde açıldı. Köylüler, önceki kuşaklarda görülmemiş bir biçimde Osmanlı kurumlarından yabancılaştırıldı. Haydutların ve yerel eşkıyaların yükselişi bu değişikliğin iyi bir göstergesidir; çünkü eski zamanlarda sultanın hanesine alınan ve imparatorluğun yöneticileri olarak ortaya çıkan genç erkekler, şimdi, Osmanlı toprak beyleri ve kentlileri üzerine Robin Hoodvari saldırıları, zamanlarının çoğunda Hristiyan köylüler üzerinde parazitler olarak yaşamalarını engellemeyen, yerel haydutlar olma eğilimindeydi.
Özetle işsiz erkek nüfus kargaşa çıkarıyor.
Yeniçeriler Neden Ticaretle Uğraştı?
Akdeniz ekonomilerine Amerika’dan gümüş akışının neden olduğu genel fiyat enflasyonuyla, onların ücretleri yetersiz hale geldi. Buradaki çözüm, imparatorluğun piyadelerinin, Yeniçerilerin ünlü köle birliklerinin, kışlalardaki boş zamanlarında zanaatkar olarak çalışmasına izin vermekti. Böylece ürettikleri malların satışından elde edilen gelir, imparatorluk ödemelerini tamamlayabilecekti. Ama seferlerin gerektirdiği harcamalardan ve emekten hoşlanmayan, kendilerini parazit toprak beylerine dönüştürmeye eğilimindeki önceki kuşağın inatçı Osmanlı sipahileri gibi, daha alçakgönüllü askerler de, geçimlerini sürdürmek için zanaatkarlık ürünlerine bağımlı hale gelince, Konstantinopolis’in ve imparatorluğun diğer kışla kentlerinin zanaatkar nüfusunun içinde eridi ve eski zamanların disiplinini ve savaştaki şevkini yitirdi.
Eski askeri erdemler hala zaman zaman önemliydi; ama yine de beklenen kolay zaferler, artık eskisi kadar sık elde edilemediğinden, yetenekli komutanlar bile sık sık uzak sınırlarda saygınlıklarını yitirdi. Aksine Konstantinopolis’teki iktidar mevkiine yakın oturan akıllı bir adam, askeri başarı kadar, başarısızlıktan da kar edebildi. Kinik bir zeka bu ortamda boy attı; ama en yükseğe çıkan adamlar şiddetli olduğu kadar acımasız bir rekabetten ayakta kalanlardı.